Eskiden "tungur" sözcüğü "ses çıkarmak" anlamına gelirmiş. Ayrıca kamların kullandığı davula "tüngür" derlermiş. İnanışları gereği kamlar bu davulu ruhsal alemde bir çeşit binek hayvanı gibi kullanırlarmış. Onun ritmiyle alemler arasında gezinirler ve ritüellerini tamamlarlarmış.
Eğer Tungur arkasını merak ederseniz; etten, kemikten bir bedenim. El verdikçe bakar, koklar, hissederim. Bazen bir ağaç kovuğunu, bazen de yağmurun bastırdığı tuğla kokusunu. Hem dağlarda, hem de illerde gezerim. Atalarımın ve analarımın kutlu gördükleri doğayı, günümüz şehirlerinin içine ezgilerimle taşımak isterim. Kimi zaman gün ışığını, kimi zaman zifiri karanlığını. Geyiğini, bürkütünü, börüsünü. Akan sularını, taygalarını ve dağlarını. Üstte gök Tengrisini, altta yağız yerini...
Ayaklarım çıplak ve yalın. Yer de yağız, ben de Yağız...
Orta Asya halklarının belki de en belirgin özelliklerinden biri misafirsever olmalarıdır. Bozkırda göç ederek yaşıyorsanız, sık sık farklı halklarla karşılaşır ve farklı kültürlerin sofrasına oturursunuz. Bu karşılaşmalar bana parçalarımda da doğayla iç içe yaşamış başka kültürlerin ezgi ve enstrümanlarını ses soframda misafir etmem gerektiğini öğütler gibidir.
Parçalarda Orta Asya kökenli iki tane yaylı, birer tane telli ve vurmalı, ayrıca çeşitli perküsyonlar ile beraber Kızılderili flütü gibi dünyanın birçok farklı kültürünü barındıran ezgi ve enstrümanları bir arada duyuyor olacaksınız.